Mülkiyet meselesi ve birtakım kara bulutlar…

Yayın Tarihi: 20/11/23 07:45
okuma süresi: 10 dak.

Dünkü Alitiha gazetesinde bir manşet: “Mülkiyet meselesi çözülüyor…” Hangi mülkiyet meselesi? Tabii ki Kıbrıs’ın canım, başka kimin olacak?

Hayır, bu girişi bilerek alayvari yazdım çünkü gazetenin haberinde TAK’ın çevirisiyle şunlar yazıyor: “İşgal bölgelerinde ‘inşaat furyası’ sürüyor. Kıbrıs Rum malları yabancılara satılıyor, Kıbrıs Türk malları Kıbrıslı Türklerin elinde kalıyor. Yarın müzakere masasına oturmamız gerekirse karşımızda muhatap olarak Kıbrıslı Türkler yerine İsraillileri, Rusları, Ukraynalıları ve İngilizleri bulacağız. Bütün bunlar, Başkan Nikos Hristodulidis, mülkiyette ilk söz hakkını mal sahibine değil kullanıcıya veriyor diye Guterres Çerçevesini reddettiği bir zamanda oluyor. Çok yakında mal sahibinin kim olduğunu bile bilemeyeceğiz.”

Haberin üstünden satır satır gitmek en iyisi olacak diye öyle yapalım.

Bir kere Kıbrıs’ın kuzeyinden özellikle son 3 yıldır korkunç bir inşaat furyası olduğu konusunda hemfikiriz diye kabul ediyorum.

Mesela geçen hafta programıma konuk olan Çatalköy-Esentepe Belediye Başkanı Ceyhun Kırok, Esentepe-Bahçeli bölgesinde sadece iki adet dev projede toplam 2400 konutun yapıldığını söyledi. Başkanın derdi tabii ki o inşaatlar -muhtemel binlercesi daha- bitince ortaya çıkacak altyapı ve çevre sorunlarının nasıl çözüleceğidir. Ama İskele kimsenin umurunda olmadığı gibi, bu bölge de kimsenin umurunda olmayacak.

Bu elbette başka bir konu o yüzden habere dönecek olursak, evet, üzerine inşaat yapılan arazilerin neredeyse tamamı Rum malıdır. Ve inşaatların taleplileri de aynen haberde yazdığı gibi ekseri İsrail, Rus, İran ve diğer Avrupa vatandaşları oluyor. Bu evler, Kıbrıslı Türkler için yapılmıyor. Zaten Kıbrıslı Türklerin bu evlerden alma şansı da yok. 1+1 evlerin 200.000 pound olduğu yerde kimsenin ev alma hayali filan da kalmadı.

Ama bu mevzu da başlı başına ayrı bir makale konusu olduğu için ben yine habere dönüp, yarın olur da müzakere masasına oturulursa, Rumların karşılarında bu evlerin yeni alıcılarını bulacağı yönünde uyarı yapılan kısmına bakmak istiyorum.

1974 sonrası oluşan yapı ve sonrasında yaşanan zoraki göçler sonrası yaklaşık 200 bin Rum mallarını terk etmek zorunda kaldı. Malından olan Kıbrıslı Türk sayısı ise bunun çok daha azıdır. Rumların kuzeyde bıraktığı 1.5 milyon dönümlük araziye karşılık, Kıbrıslı Türklerin bıraktığı arazi toplamı ise 500 bin dönüm kadardır.

Güneyde kalan Türk malları, vasilik yasası altında korumaya alınarak uzun süreli kiralandı, satılmadı. Mecbur kalınan bazı yerlerde istimlak edilenler oldu, bunun değerleri bir hesaba günü geldiğinde mal sahibine ödenmek için bir kenara kondu. Yani kısacası mallar öyle peşkeş çekilip, acayip formüllerle oraya buraya dağıtılmadı.

Kıbrıs’ın kuzey kısmında ise işler bunun tam tersi cereyan etti. Önce İskan Yasası ve İstirdat Projesi kapsamında Türkiye’den ülkeye nüfus taşındı, sonra da bu nüfusa Rum malları dağıtıldı. Ardından İTEM türü yasalarla Rum mallarının koçanları uluslararası hukuka aykırı bir şekilde yeni sahiplerine dağıtıldı. Arada Mücahit puanı diye icatlar çıkarılıp mallar talan edildi. Güneyde tek dikili ağacı olmayanlar sırf işbirlikçi hükümetlere mensup oldukları için deniz kenarında villa sahibi oldular.

Bütün bu talan dönemi Girne’deki evini zorla terk eden ve tam 20 yıl boyunca evine dönmek için uluslararası mahkemelerin kapısını aşındıran Kıbrıslı Rum Titiana Loizidou ile ilgili verilen karara kadar sıkıntısız sürdü. O dava ve Türkiye’nin ödemeye mahkum edildiği tazminat, Kıbrıs mülkiyet tarihini değiştiren olaylardan birincisi oldu.

Yani basitçe karar, en temel insan haklarından olan mülk edinmenin sınırlarının keskin şekilde belirlendiği, bunun da ‘malın ilk sahibinin –eğer rıza yoluyla satılmamışsa-her zaman ilk sahibi olarak kalacağına işaret ediyordu.

Bu karar Annan planı döneminin hemen öncesinde alındığı için tüm süreçte çok konuşuldu ve mülkiyet başlığını içinden çıkılmaz noktalara sürükleyip bir çorbaya dönüştürdü.

Kıbrıs’taki mülkiyet tartışmalarının bana göre en büyük ikinci davası ise Orams davasıydı. Tıpkı Loizidou gibi 1974’te Lapta’daki evini zorla terk eden Meletis Apostolidis, yıllar sonra kapılar açıldığında ve arazisini ziyaret ettiğinde, arazisinin üzerinde muhteşem bir villa yapıldığını görür. Villa, emekli olduktan sonra hayallerindeki emekliliği yaşamak için Kıbrıs’a gelen ve yerleşen İngiliz Linda ve David Orams çiftine aitti.

Apostolidis bu durumu mahkemeye taşır. Güney mahkemesi, Apostolidis’i haklı görür ve malın ona iade edilmesini emreder. Ancak uluslararası yasalar KKTC’de işlememektedir. O da İngiltere mahkemelerin yolunu tutar. Mahkeme önce ona ret cevabı verir ama Apostolidis kararlıdır. Bu kez de üst mahkemeye yani istinafa gider. İstinaf mahkemesi ise topu Avrupa Adalet Divanına atar, görüş ister. Adalet divanı ise Apostolidis’in haklı olduğuna hükmeder ve Lefkoşa’da alınan kararın uygulanmasını ister. İngiliz İstinafı da -ki o zamanlar İngiltere AB üyesi bir devlettir- Apostolidis’i haklı bulur. Yani Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi mahkemesinde aldığı bir kararı, başka bir Avrupa ülkesinde tanıtır ve tenfiz eder. Yıl 2009’dur.

Bu karar Annan planı sonrası kuzeyde yaşanan emlak patlamasının da sonu olur. Bir nevi ‘hırsızlıktan mal alma’ gibi yorumlanan bu karar her ne kadar uygulanamazsa da genelde İngiliz müşterilere satış yapan pazarı çökertir, onlarca şirket iflas eder, memleket yarım inşaat mezarlığına dönüşür.

Şimdi, tekrardan habere dönelim. Gazete, mülkiyet meselesinin malların yabancılara satılarak elden çıkarıldığını, bu yüzden de müzakere masası kurulunca çözümün muhataplarının onlar olacağından korkmaktadır. Bu doğrudur.

Son aylarda bu yeni furyanın mal sahiplerine Orams benzeri davaların açılacağı Rum gazete manşetlerini süslemektedir. Bazı uzmanlar mal sahiplerinin çoğunluğunun 2004-2009 döneminin aksine AB üyesi olmayan ülkelerden geldiğini söyleyerek bu davaların etkisinin olmayacağını düşünmektedir. Biraz haklılık payları olabilir ancak nihayetinde konu o ülkenin mahkemelerine ya da uluslararası mahkemelere taşınacağı için bence etkili olacaktır. Hele de ikili ülke ilişkileri düşünülünce bunun etkisinin daha da artması beklenebilir. Gazetenin manşet haberindeki ‘çözülüyor’ vurgusu, bu işin en sonunda uluslararası mahkeme koridorlarında çözüleceğine yönelik yapılan bir ironiden başka bir şey değil.

Tabii bir başka nokta da kuzeyde mal bırakan Rumların, şu an malları kullanan Kıbrıslı Türklere karşı dava açması durumu vardır ki bu da başka bir tehlikedir. Burada etkin ve tanınan hukuk yolu olarak kurulan Taşınmaz Mal Komisyonunun işlevsizleştirilmesini, tazminatların ödenmemesini ve Rumların artık AİHM yollarını aşındırmaya başladığını hatırlatmak gerekmektedir.

Konu çok uzun ama ben özetle yazacak olursam, tarih bugünlerde yine tekerrür edecek gibi durmaktadır. Hele de İskele’yle ilgili The Guardian gazetesinde geçen gün yapılan haber ve patlayan emlak piyasamızın özellikle Ruslar tarafından ‘kara para aklamak’ için kullanıldığı iddiaları ufukta yeni tehlikelerin belirdiğini göstermektedir. Bu tehlikelere karşı ne gibi tedbirler düşünülür, doğrusu bilmiyorum.  

Ha bu arada haberin son kısmındaki Guterres belgesi atfına da değinmeden bitirmek istemiyorum.

Guterres’in Crans Montana’da masaya getirdiği 6 maddelik meşhur çerçevesinde Kıbrıslı Türklerin belki de en büyük kazanımlarından birisi mülkiyet başlığındaydı. Bizim hamaset takımının asla görmediği, kötülediği belgeye göre, mülkiyet rejimi ‘iade edilecek mallar’ ve ‘iade edilmeyecek mallar’ şeklinde değerlendirilecekti. Buna göre iade edilecek olan mallarda ilk söz hakkı malın ilk sahibine ait olacaktı. Edilmeyecek olanda ise o anki kullanıcısına. Yani, misal, Girne iade edilmeyeceği için oradaki mallarda ilk söz içinde kalana ait olacaktı.

Mal rejiminin en temel prensibi olan bu ilke 1974’te bırakılan malın ‘zoraki kullanıcısının’ mal ile kurduğu ‘duygusal bağı’ ön plana çıkaran bir formüldü ve bir kazanımdı. 

Maalesef Guterres çerçevesi uygulanamadı. Çünkü haberde de vurgulandığı üzere, Crans Montana’da o zamanki başkanın sözcüsü olan şimdiki başkan Nikos Hristodulidis, orada yaşanan çöküşün en büyük mimarlarından oldu.

Başkan seçildikten sonra yaptığı ilk açıklamalarından birinde çerçeveyi mülkiyet başlığı hariç kabul ettiğini söyledi. Kıbrıslı Türkler için büyük kazanım olan o maddeyi tabii ki durumu bildiği için kabul etmiyor.

İyi de böylesi bir avantajı değerlendiremeye münasip bir Kıbrıslı Türk liderliği var mı?

Yok canım sen de, nerede gezer?

Londralarda yeme içme dururken, hamaset nutku atmak varken, mülkiyeti kim sallar?

#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Diğer Ulaş BARIŞ yazıları