Barışmakla uğraşmak…

Yayın Tarihi: 29/06/24 07:00
okuma süresi: 8 dak.

Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek dün sabah eski adıyla Twitter, yeni adıyla X’te tek kelimeyle duyurmuş: “Başardık!”

Evet, başardı.

Türkiye, 2021 yılından beridir bulunduğu ve çok büyük sıkıntılar yaşadığı Mali Eylem Görev Gücü'nün (FATF)’ın ‘Gri listesinden’ çıkmayı başardı!

Dünya ekonomilerinin mali suçlarla mücadeleye uyumunu tespit eden FATF, Türkiye'yi kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadelede geride kaldığı için 2021 yılında gri listeye almıştı.

Bu yüzden gerek uluslararası finans konularında, gerekse de bankacılık hizmetlerinde büyük sıkıntılar yaşanıyordu.

Ancak dünün tek olumlu haberi bu değildi.

Çünkü Perşembe akşamı Beştepe’de Estonya Cumhurbaşkanı Alar Karis ile görüşen Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği’ne tam üyeliğin Türkiye’nin stratejik hedefi olduğunu söyledi.

Erdoğan sözlerinin devamında “Birliğin de Türkiye’ye benzer bir perspektiften yaklaşmasının müşterek menfaatimize olduğu aşikar. Estonya’nın da bu anlayış temelinde Türkiye’ye desteğinin artarak devam edeceğine inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden sonra başlattığı ılımlı yaklaşım, Yunanistan’la yaşanan bahar havası, AB ile ilgili son dönemde yaptığı birkaç kez ‘stratejik hedef’ vurgusu ve bunun da ötesinde Doğu Akdeniz ve Ege’deki sorunların karşılıklı ‘kazan-kazan’ ilkesine uygun çözümü yönündeki çağrıları sanırım bir takım meyvelerini vermeye başlamıştır.

Türkiye’nin son 200 yılına damga vuran batılılaşma yolundaki büyük serüveni, belli ki yeni bir kavşak noktasına varmıştır.

Öyle ki, bölgede yaşanan belirsizlikler, Rusya-Ukrayna savaşının devamı; Gazze savaşının, Lübnan’a oradan da İran’a atlama ihtimalleri derken, Türkiye’nin bölgedeki jeostratejik önemi bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Ancak bu öneme, bilindik ulusalcı perspektifler içinden bakmak, komplo teorileri içinde yüzmek, Türkiye’ye bir fayda getirmez, bilakis kaybettirir.

Elbette bu konu bu kısacık makaleye sığmaz fakat Türkiye’nin ‘sorun yaratan’ ülke imajından, ‘sorun çözen ülke’ imajına dönmesinin sayısız faydaları vardır diye düşünüyorum. Üstelik bu gücü ziyadesiyle vardır.

Nitekim son dönemde Yunanistan’la ilgili atılan adımlar, iki ülkenin güçlü bir iş birliğine soyunması, kadim konuların çok daha açık yüreklilikle konuşulduğu ve ilişkilerin kazan-kazan ruhuna uygun bir seyirde olduğunu görmek lazımdır.

Bugün Ege adalarında yaşanan görüntüler, Yunanistan’ın Türk vatandaşlarına sınırlı bir süre de olsa ilk vize serbestisini uygulayan AB ülkesi konumuna yükselmesi çok önemli gelişmelerdir.

Yine iki ülkenin, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatına (AGİT)’e ortak aday çıkarma kararı son derece tarihi gelişmelerdir, bunları göz ardı edemeyiz.

Bütün bu güzel gelişmeleri bir kıvılcımla kül haline getirme potansiyeli olan Kıbrıs sorunu da iki ülkenin çözmesi gereken bir başka sorundur. Hatta belki de en önemlisi.

Zira ne olursa olsun, Kıbrıs’ın dışında tutulduğu sağlıklı bir Türk-Yunan ilişkisi düşünülemez. Kıbrıs tabiriyle ‘potinin içindeki taş’, yani Kıbrıs sorunu, iki ülkenin ajandasından çıkartılmalıdır.

Bunun için de önümüzdeki ay çok büyük bir fırsat vardır.

Geçen makalemde bunu yazmıştım. Malumunuzdur, tarihte ilk kez hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın en üst düzey temsilcileri aynı anda adada olacaktır. Daha açık ifadeyle, Erdoğan ve Miçotakis, ada tarihinin en kritik günü olan 20 Temmuz’da Lefkoşa’da olacaklardır.

Normal akışında, Erdoğan’ın kutlama, Miçotakis’in kınama yapacağı, hamasetin havada uçuşacağı günde, bunların yerine uzlaşma ya da barışma olsa fena mı olur?

Geçen gün yazdığım senaryo gibi, o gün Erdoğan ve Miçotakis, Ledra Palace’tan yürüyüp geçse, ortada buluşup toka etse, Kıbrıs sorunu oracıkta çözülür!

Hayır, şaka yapmıyorum, çok ciddiyim!

Konuyu ciddiye alan sadece ben de değilim.

Dünkü Afrika gazetesinin manşetinde, benim hafta başı makalemde yazdığım senaryonun gerçekleşebileceğine dair iddialara yer verildi.

Gazetecilik kariyerimin başlangıç noktası olan Afrika (Avrupa) gazetesi ve Şener Levent, benim için ayrı yerlerde olan değerlerdir.

Haberinde yer verdiği duyumları umarım gerçek olur çünkü tek doğru yol budur.

Tekrardan anavatanların durumuna dönecek olursak, iki ülkenin en çok kurtulması gereken konusu, tam bir ‘gri bölge’ tadında olan Kıbrıs sorunu konusudur.

Çünkü dediğim gibi, Kıbrıs’taki sürer durum,  ufacık bir kıvılcımla büyük yangınlara dönme potansiyeli taşımaktadır. Mesela geçen seneki Pile olaylarını hatırlayınız.

Öte yandan münferit olarak Türkiye’nin de yanlış politikalar yüzünden tam bir gri bölgesi haline gelen KKTC’nin bu durumundan kurtulması gerekir. Türkiye temiz listeye geçmişken, hemen tüm dünya tarafından alt-yönetimi olarak kabul edilen KKTC’nin hayatına ‘gri bölgede’ devam etmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

Bu bağlamda Türkiye gerek adada bulunan sermayesini, gerekse de başka bir takım tasarruflarını uluslararası hukuk içine taşımak zorundadır.

Hamaset nutkuyla bir yere kadar gidilebilir ama bütün yol çekilmez.

İki ülke ve milyonların kaderinin akıl dışı bir sorunun tabularla dolu yankı odalarına hapsedilmesi akla mantığa sığmaz.

Gerek adadaki toplumların gerekse de Türkiye ile Yunanistan halklarının ulvi çıkarlarının, artık iyice saçma sapan ve sürdürülemez hale gelen bir soruna esir edilmesi kabul edilemez. Olamaz böyle bir şey.

Makalenin sonunda Kıbrıs sorunundaki dikkat çekici gelişmelere de kısaca değinmek icap eder.

Rum lider Hristodulidis, geçen gün Brüksel’de Maria Holguin ile görüştü. BM Genel Sekreterinin kişisel özel temsilcisiyle yaptığı görüşme sonrası Hristodulidis, görüşmeyi son derece verimli ve spesifik olarak niteledi. Ardından da adaya dönüşünde Ulusal Konseyi toplayarak bilgilendireceğini söyledi.

Hristodulidis’in bu ifadeleri her türlü yoruma açık ifadeleridir diye değerlendiriyorum.

Yani sanki de Holguin’den bir teklif almış gibi ya da Guterres’in bir inisiyatif alacağı haberi gibi bir durum aklıma geliyor.

Hele de son günlerde ‘iki güçlü kurucu devlet, ortada zayıf bir merkezi hükümet’ tipi, adına federasyon denmeyecek ama kendi özel muhteviyatıyla kimseyi sıkmayacak bir çeşit desentralize yönetim modelin konuşulduğu kulağımıza çalındı.

Yıllardır ‘evrimsel federasyon’ yani önce zayıf merkezi yönetimle başlanıp ardından -eğer ileriki kuşaklar öngörürse, daha güçlü bir merkezi yapıyı savunan birisi olarak ben bu işe gayet tavım.

“3.dünya savaşı” konuşmalarının ve komplolarının tavan yaptığı şu son günlerde, savaşın yerine barışı konuşmak, onu kovalamaktan başka ne çaremiz var ki zaten?

Ya savaşmakla uğraşacaksın ya da barışmakla…

Ben barışmakla uğraşalım diyorum.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Kıbrıs Postası’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
#mesajınızvar
Levent ÖZADAM'dan
#mesajınızvar
Gözden Kaçmadı
#gozdenkacmadi

Yorumlar

Dikkat!
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.